2nd Ey 2010
I’m the super mother bug!
Gece. İzbe bir  motel odasında yalnız bir kadın. Telefon yüksek sesle çalar, kadın  telefonun ahizesini kaldırır. Cevap yok. Birkaç dakika sonra… Telefon  yine çalar. Her cevap verişi sessizlikle karşılık bulur. Kadın kendine  bir içki doldurur, telefona nefret ve korkuyla bakar. Sessizlik uzun  sürmeyecektir.
Lionsgate’in değişik pazarlama stratejilerinin sonucu olarak yaratık  temelli bir korku filmi hüviyetinde sunulan ‘Bug’ın fragmanlarını  gördüyseniz, hedeflenen seyircinin mainstream sinemaya yakın kitle  olduğunu hemen anlayabilirsiniz. Burada mainstream sinemaya olumsuz bir  yaklaşımda bulunmuyoruz ama bir filmi olmadığı şekilde göstermenin  yaratıcılarına biraz haksızlık olduğu aşikâr. Bu noktada ‘Bug’ın  Amerika’daki bazı gösterimlerinden önce, yine bir ‘tek mekân gerilimi’  olan ‘Hostel II'nin  7 dakikalık teaserlarının yayınlanmasına değinmeden olmaz. Zira  önümüzdeki eser yeniyetme Eli Roth'a değil Cronenberg ve erken dönem  Polanski'ye yakın duruyor.
Filmin karakterleri daha önce birçok kez şahit olduğumuz sorunlardan  müzdarip kişiler. Hayattan bezmiş, yalnızlığını uyuşturucu ve içkiyle  tedavi eden bitik Agnes, lezbiyen arkadaşı R.C ve hapisten yeni çıkan,  rahatsızlık vermeye meyilli kocası Jerry. Bunlara R.C’nin, Agnes’in  yalnızlığını paylaşması için düşündüğü güvenilmez, sessiz ve kolay  incinebilir Peter eklenince esrarengiz olaylar da baş gösteriyor.
İşte bu noktada William Friedkin ve senarist Tracy Letts (aynı  zamanda bir tiyatro oyunu olan Bug’ın da yaratıcısı) devreye giriyor.  50’lerden beri korku filmlerinde gördüğümüz garip sesler çıkaran,  sümüksü böcekler yerine karakter merkezli bir hikâye var karşımızda.  Körfez Savaşı’nda görev almış olan Peter gözetlenme, deneyler ve  derisinin altında yaşayan böceklerle ilgili paranoyalara sahip. Yalnız  ve savunmasız Agnes ise uzun zaman sonra sahip olduğu mutluluk  olasılığını elinden kaçırmaya pek niyetli değil. Birbirlerine huzur  veriyormuş gibi görünen ilişkileri, bulaşıcı paranoyaların esiri olmaya  başladığında mutluluğun yerini kademeli olarak ilerleyen bir delilik  alıyor. Arka arkaya kurulan komplo teorileri ve gözetlenme korkusu  onları motel odasına hapsediyor. Bu durum bir süre sonra ‘ikimiz bütün  dünyaya karşıyız’ mantığına oturuyor ki bu filmi korkutucu, karakter  merkezli bir psikolojik çalışmaya dönüştürüyor.
Ele aldığı konu bakımından Adrian Lyne’ın 1990 tarihli karanlık psikolojik gerilimi “Jacob’s Ladder"a  benzetebileceğimiz film, işin içine tek mekânda geçmesinin sebep olduğu  klostrofobi duygusunu da katınca tadından yenmez bir sonuç ortaya  çıkıyor. Öyle ki, ikisi ana olmak üzere beş karakter çevresinde  şekillenen olaylarda bir süre sonra motel odası oyunculardan rol çalmaya  başlıyor. William Friedkin her haliyle insanı boğmak için yarattığı bu  odaya ışık ve sesin en usta işi hallerini katıyor; ani zoomları, farklı  açılarıyla muhteşem bir kargaşa ortamı yaratıyor. Bu görece küçük deneyi  ile yaklaşık 20 senedir yaptığı en iyi işe imza atan yönetmen  oyuncularına da çok şey borçlu.
Senelerini ‘Double Jeopardy’, ‘Kiss The Girls’, ‘High Crimes’ gibi – kendimi kodaman bir amcanın kollarında güvende hissediyorum, o nasıl olsa katili bulacaktır-  filmleri ile geçiren Ashley Judd, buna öyle bir dur diyor ki  kelimelerle anlatmak çok zor. Yanlışlıkla oynadığını düşünmeye  başladığımız nitelikli filmlerde izlemesi keyif veren performanslar  sunan bu güzide varlık,  karakterinin fiziksel ve psikolojik dağılma  sürecini kusursuza yakın bir oyunculukla sergiliyor. Çıldırma sürecinin  zirve anlarında sarfettiği  “I’m the super mother bug!”   cümlesi ve bu anlardaki hareketleri unutulacak gibi değil. Bug, orijinal  tiyatro oyununda aynı rolü oynayan Michael Shannon‘ın da Ashley Judd’a  ayak uydurmasıyla mükemmeliyete biraz daha yaklaşıyor.
Filmin küçük sorunu ise bazı anlarda düşen temposu.  Karakterleri  tanıtma sürecinde gayet kontrollü bir şekilde ilerleyen ve geçmişlerini  bize gayet başarılı aktaran Friedkin, özellikle yaprak bitleri ve böcek  türlerinden bahsedilen sahnelerde ipin ucunu biraz kaçırıyor. Ama  dediğimiz gibi, biraz… Paranoyanın ana hatlarını oluşturduğu, içine  imkansız bir aşkın da dâhil olduğu bu modern zaman korkusu, Friedkin  için hala geç olmadığını kanıtlar nitelikte…
                                                                                       F.A.

I’m the super mother bug!

Gece. İzbe bir motel odasında yalnız bir kadın. Telefon yüksek sesle çalar, kadın telefonun ahizesini kaldırır. Cevap yok. Birkaç dakika sonra… Telefon yine çalar. Her cevap verişi sessizlikle karşılık bulur. Kadın kendine bir içki doldurur, telefona nefret ve korkuyla bakar. Sessizlik uzun sürmeyecektir.

Lionsgate’in değişik pazarlama stratejilerinin sonucu olarak yaratık temelli bir korku filmi hüviyetinde sunulan ‘Bug’ın fragmanlarını gördüyseniz, hedeflenen seyircinin mainstream sinemaya yakın kitle olduğunu hemen anlayabilirsiniz. Burada mainstream sinemaya olumsuz bir yaklaşımda bulunmuyoruz ama bir filmi olmadığı şekilde göstermenin yaratıcılarına biraz haksızlık olduğu aşikâr. Bu noktada ‘Bug’ın Amerika’daki bazı gösterimlerinden önce, yine bir ‘tek mekân gerilimi’ olan ‘Hostel II'nin 7 dakikalık teaserlarının yayınlanmasına değinmeden olmaz. Zira önümüzdeki eser yeniyetme Eli Roth'a değil Cronenberg ve erken dönem Polanski'ye yakın duruyor.

Filmin karakterleri daha önce birçok kez şahit olduğumuz sorunlardan müzdarip kişiler. Hayattan bezmiş, yalnızlığını uyuşturucu ve içkiyle tedavi eden bitik Agnes, lezbiyen arkadaşı R.C ve hapisten yeni çıkan, rahatsızlık vermeye meyilli kocası Jerry. Bunlara R.C’nin, Agnes’in yalnızlığını paylaşması için düşündüğü güvenilmez, sessiz ve kolay incinebilir Peter eklenince esrarengiz olaylar da baş gösteriyor.

İşte bu noktada William Friedkin ve senarist Tracy Letts (aynı zamanda bir tiyatro oyunu olan Bug’ın da yaratıcısı) devreye giriyor. 50’lerden beri korku filmlerinde gördüğümüz garip sesler çıkaran, sümüksü böcekler yerine karakter merkezli bir hikâye var karşımızda. Körfez Savaşı’nda görev almış olan Peter gözetlenme, deneyler ve derisinin altında yaşayan böceklerle ilgili paranoyalara sahip. Yalnız ve savunmasız Agnes ise uzun zaman sonra sahip olduğu mutluluk olasılığını elinden kaçırmaya pek niyetli değil. Birbirlerine huzur veriyormuş gibi görünen ilişkileri, bulaşıcı paranoyaların esiri olmaya başladığında mutluluğun yerini kademeli olarak ilerleyen bir delilik alıyor. Arka arkaya kurulan komplo teorileri ve gözetlenme korkusu onları motel odasına hapsediyor. Bu durum bir süre sonra ‘ikimiz bütün dünyaya karşıyız’ mantığına oturuyor ki bu filmi korkutucu, karakter merkezli bir psikolojik çalışmaya dönüştürüyor.

Ele aldığı konu bakımından Adrian Lyne’ın 1990 tarihli karanlık psikolojik gerilimi “Jacob’s Ladder"a benzetebileceğimiz film, işin içine tek mekânda geçmesinin sebep olduğu klostrofobi duygusunu da katınca tadından yenmez bir sonuç ortaya çıkıyor. Öyle ki, ikisi ana olmak üzere beş karakter çevresinde şekillenen olaylarda bir süre sonra motel odası oyunculardan rol çalmaya başlıyor. William Friedkin her haliyle insanı boğmak için yarattığı bu odaya ışık ve sesin en usta işi hallerini katıyor; ani zoomları, farklı açılarıyla muhteşem bir kargaşa ortamı yaratıyor. Bu görece küçük deneyi ile yaklaşık 20 senedir yaptığı en iyi işe imza atan yönetmen oyuncularına da çok şey borçlu.

Senelerini ‘Double Jeopardy’, ‘Kiss The Girls’, ‘High Crimes’ gibi – kendimi kodaman bir amcanın kollarında güvende hissediyorum, o nasıl olsa katili bulacaktır- filmleri ile geçiren Ashley Judd, buna öyle bir dur diyor ki kelimelerle anlatmak çok zor. Yanlışlıkla oynadığını düşünmeye başladığımız nitelikli filmlerde izlemesi keyif veren performanslar sunan bu güzide varlık,  karakterinin fiziksel ve psikolojik dağılma sürecini kusursuza yakın bir oyunculukla sergiliyor. Çıldırma sürecinin zirve anlarında sarfettiği  “I’m the super mother bug!”  cümlesi ve bu anlardaki hareketleri unutulacak gibi değil. Bug, orijinal tiyatro oyununda aynı rolü oynayan Michael Shannon‘ın da Ashley Judd’a ayak uydurmasıyla mükemmeliyete biraz daha yaklaşıyor.

Filmin küçük sorunu ise bazı anlarda düşen temposu.  Karakterleri tanıtma sürecinde gayet kontrollü bir şekilde ilerleyen ve geçmişlerini bize gayet başarılı aktaran Friedkin, özellikle yaprak bitleri ve böcek türlerinden bahsedilen sahnelerde ipin ucunu biraz kaçırıyor. Ama dediğimiz gibi, biraz… Paranoyanın ana hatlarını oluşturduğu, içine imkansız bir aşkın da dâhil olduğu bu modern zaman korkusu, Friedkin için hala geç olmadığını kanıtlar nitelikte…

                                                                                       F.A.